Uzuun zamandır zaman ayırıp bir şey post etmediğimi fark ettim. Aslında yazmak istediğim ne çok şey var. Cümleleri nasıl dizeceğimi bilmiyorum. Öncelikle şunu belirtmek isterim ki, bu blog bir yemek blogu değil, bu blok bir kitap bloğu değil, deneme bloğu hiç değil, bu blok beynimde çakan her şeyi, aklıma gelen herşeyi post ettiğim, beynimin buz dağının üstünde kalan tarafı.. Derindekileri post edersem, hepiniz benden nefret edebilirsiniz, o nedenle dağın üst tarafını paylaşabiliyorum.
Bugün çok farklı bir hayat hikayesi dinledim. Şizofren bir anne'nin ve dayakçı bir babanın, babasının attığı dayaklar yüzünden Annesi şizofren olmuş ve velayeti bu nedenle babada kalmış, 10 yaşında iken bu adaletsizliğe içlenip bir gün avukat olacağım diyen, avukat bir arkadaşımın hikayesi...
Üç nokta koyuyorum çünkü bazen üç nokta aslında binlerce kelimeden daha değerli oluyor. Bu hikayeyi neden paylaştığımı bilmiyorum, tek bildiğim beni derinden etkilediği. Terkedilmişlik duygusunun beni çok zavallı hissettirdiği. Çaresizliğin bir çaresinin olabileceği düşüncesi.
İnsanlar bazen birer hayvandan daha vahşi olabiliyor. Tabatımız ve yaşadığımız çevredeki düzen ise, hayvanlar aleminden daha adil değil.
Bir Anne, eşinin yıllarca attığı dayaktan şizofren oluyor. Mahkeme kadın şizofren olduğu için çocuğu Baba'ya veriyor. Baba çocuğu da dövüyor. Üstelik bu baba bir astsubay.. Mahkeme, çocuğu baba'ya verirken kadın'ın neden şizofren olduğunu umursamıyor bile... Şizofren nesiller yetişiyor..
Bu yazı tüm Baba'lara gitsin. Sperm ile baba olmak için zeka'ya ihtiyaç yok. Sağlıklı nesiller yaratmak içinse zeki, sağlıklı Baba'lara.
Bencillikler ile yaşayan herkese gitsin bu yazı...