Buda ile Peşte gibiydik. Yakın ama Uzak. Ben Peşte idim. Şehri kucaklayan Peşte. Aslanlı köprü üzülürdü halime. Sen ise tüm iştihamınla karşımda, kibirli halinle..
Bir gün tepelerimden baktım sana. Bir rüzgar gönderdim ki saçlarını savurayım. Sonra döndüm sırtımı.
Neden aldın Tuna'yı koynuna, aramıza?
Bir törendir hayat, içerisinde bin bir oyun sergilenir. Bizler ise, Mani Teatral oyunun hüzünlü oyuncuları..
30 Aralık 2010 Perşembe
21 Aralık 2010 Salı
An
Mavi ve Yeşil'in öpüştüğü Adrasan'dan biniyoruz. Tekneye ayağımı basar bamaz gelen vıck sesine aldırmadan, yanaklarım kulaklarıma doğru yavaşça süzülüyor. Teknenin önüne doğru yürüyorum. Telefonum çekmiyor. Evet şimdi oldu! Bu sefer, yanaklarım iyice kulaklarımda. Sonra, çantama fırlattığım şu meşhur Frank İncirini çıkartıp yemeğe çalışıyorum. Çekirdekli ama insanda yine de yeme isteği uyandırıyor.
Kaptan keyifli.Yola koyuluyoruz.
Hiç konuşasım yok. Soruları bile geçiştiriyorum adeta. Hele şu fotoğraf çekme işgencesi yok mu?
Sevmiyorum kardeşim. Fotoğraf çekmeyi de çektirmeyi de sevmiyorum. İnsanların sevmesini de anlamıyorum. Çekenin, çekmeyenlere 2000'li yıllarda mail atmak, eskide ise nezaketen çoğaltıp dağıtması gibi bir sorumluluğu olan boktan iş. Hem neden? Neden anın güzelliğini yaşamak yerine maymun gibi tribe giriyoruz?
Kaptan'ın enfes kokulu İstavritleri kurtarıyor beni. Bir hışımla oturuyorum.
Yüzemeyecek kadar çok yediğimi fark ettiğimde, teknenin burnuna oturup, bir sigara tüttürüyorum. Beynim bomboş. O an hiçbir şey düşünmeyerek, aslında ne çok şey yaptığımı fark ediyorum.
Sonra, Tanju Okan fısıldıyor sanki.
'Deniz ve mehtap sordular seni neredesin?
nasıl derim terk etti,
bırakıp beni gitti,
anladılar ki aşkımız bitti…
alay ettiler benle hep,
sen oldun bunlara bak sebep,
mehtap dedi: "gördüm ah onu,
belinde erkek kolu"
Kaptan keyifli.Yola koyuluyoruz.
Hiç konuşasım yok. Soruları bile geçiştiriyorum adeta. Hele şu fotoğraf çekme işgencesi yok mu?
Sevmiyorum kardeşim. Fotoğraf çekmeyi de çektirmeyi de sevmiyorum. İnsanların sevmesini de anlamıyorum. Çekenin, çekmeyenlere 2000'li yıllarda mail atmak, eskide ise nezaketen çoğaltıp dağıtması gibi bir sorumluluğu olan boktan iş. Hem neden? Neden anın güzelliğini yaşamak yerine maymun gibi tribe giriyoruz?
Kaptan'ın enfes kokulu İstavritleri kurtarıyor beni. Bir hışımla oturuyorum.
Yüzemeyecek kadar çok yediğimi fark ettiğimde, teknenin burnuna oturup, bir sigara tüttürüyorum. Beynim bomboş. O an hiçbir şey düşünmeyerek, aslında ne çok şey yaptığımı fark ediyorum.
Sonra, Tanju Okan fısıldıyor sanki.
'Deniz ve mehtap sordular seni neredesin?
nasıl derim terk etti,
bırakıp beni gitti,
anladılar ki aşkımız bitti…
alay ettiler benle hep,
sen oldun bunlara bak sebep,
mehtap dedi: "gördüm ah onu,
belinde erkek kolu"
9 Aralık 2010 Perşembe
Umutsuz akıllılar ve kaygısız deliler
Gülmek ne güzel bir refleks. Çünkü herkes gülmüyor bu şehirde. Gülümsüyor. Bense kahkaha atmaktan bahsediyorum. Çatlayana kadar gülmekten. Gözlerinden yaş gelene kadar hatta. Hatta, küçük dilin görünene kadar.
Ortaköy'de bir öğlen, çaylarımızı yudumlarken, simide uzanan elimi yakalayıp, gözlerimin içine dikkatli dikkatli bakarak, eski bir dostum şöyle demişti
'Gözdeciğim soluna bak', solumda kendi kendi kendine göbek atan ve attıkça da kahkaha atan adama bakıp, gülümsemiştim. Tekrarladı arkadaşım 'dikkatli bak'.
Nasıl yani? 'Bu şehir ya adama durduk yerde göbek attırır. Ya da göbek atılacak yerde ağlatır. Kısaca, biraz deli olacaksın. Bırak, dünya senin kahrını çeksin'
Nerede bir deli görsem, Ortaköy'deki o an gelir aklıma. Aradan geçen yedi sene boyunca; İstiklal'de, Bomonti'de, evimizin önünde, mahallemizde, bir çok yerde gördüğüm o delileri, hep kıskandım.
Kaygısız delileri!
Etrafını umursamadan kahkaha atabilen delileri!
Şimdi ben, bir çok kişinin sahip olmak isteyebileceği şeylere sahip olan, yazan, çizen, naçizane okuyan, eleştiren, yeren, takdir eden, sözüm ona sosyalist, optimist ben. İdealist ben. Sadece ben değil, biz?
Onlar deli de biz akıllı mıyız?
Evet akıllılarız. Umutsuz akıllılar.
Kaygısız deli olmak için can atan umutsuz akıllılar..
Ortaköy'de bir öğlen, çaylarımızı yudumlarken, simide uzanan elimi yakalayıp, gözlerimin içine dikkatli dikkatli bakarak, eski bir dostum şöyle demişti
'Gözdeciğim soluna bak', solumda kendi kendi kendine göbek atan ve attıkça da kahkaha atan adama bakıp, gülümsemiştim. Tekrarladı arkadaşım 'dikkatli bak'.
Nasıl yani? 'Bu şehir ya adama durduk yerde göbek attırır. Ya da göbek atılacak yerde ağlatır. Kısaca, biraz deli olacaksın. Bırak, dünya senin kahrını çeksin'
Nerede bir deli görsem, Ortaköy'deki o an gelir aklıma. Aradan geçen yedi sene boyunca; İstiklal'de, Bomonti'de, evimizin önünde, mahallemizde, bir çok yerde gördüğüm o delileri, hep kıskandım.
Kaygısız delileri!
Etrafını umursamadan kahkaha atabilen delileri!
Şimdi ben, bir çok kişinin sahip olmak isteyebileceği şeylere sahip olan, yazan, çizen, naçizane okuyan, eleştiren, yeren, takdir eden, sözüm ona sosyalist, optimist ben. İdealist ben. Sadece ben değil, biz?
Onlar deli de biz akıllı mıyız?
Evet akıllılarız. Umutsuz akıllılar.
Kaygısız deli olmak için can atan umutsuz akıllılar..
24 Kasım 2010 Çarşamba
Bürüt Yaşam / Net Yaşam
İnsanın yaşadığı yıllar bürüt yaşamı, kendine ayırdığı zaman, okuduğu kitaplar, izlediği filmler, yaşadığı aşklar, sevişmeler, hüzünler, ve geri kalanı ise net yaşamı diyorlar. Ne kadar Manidar..
Net bürütün yansıması değil mi? Bürütten arta kalanlar. Tıpkı Vücuda giren besin gibi. Vitamini alıp, posayı atıyorsun. Fakat, yaşamda bazen tersi oluyor. Bakıyorsun ki hep posa, pişmanlıklar başlıyor..
Pişmanlık?
Hem çok uzak, hem çok yakın.
Bir rüzgar esiyor. Ürperiyorsun. Sonra durup etrafına bakıyorsun. Çok kalabalık. Herkes bir şey peşinde. Sense sebepsiz yere mutlu oluyorsun. Neden? Çünkü az önce rüzgar esti. Ciğerlerin oksijen doldu. Ürpertiyi sevdin. Tüm vücudun yanıt verdi rüzgara. Saçların savruldu. Dudakların gerildi. Göğüslerin bile irkildi..
İşte böyle zamanlarda bir şimşek çakıyor beynimde. Bir film karesi.
Annemlerle bir pazar öğleden sonrası, AOÇ (Atatürk Orman Çiftliği)'ne gidiyoruz. Babam arabayı kullanıyor. O zaman hala aileyiz. Annem önde. O zaman bir kardeşim yok. Dondurma alalım mı diyor annem? Benim diyemediğimi diyor, dillendiriyor. Eveeeeet diyorum arkadan. Heyecandan olacak kendimi dikiz aynasının karşısında tam ortaya atıyorum. Annem, Babama diyor ki, 'Çocuk olmak ne güzel Ali. Dondurma için ne kadar mutlu oldu..'
Rüzgar estiği, yağmur yağdığı anlarda veya sevdiğim adama bakarken, veya Annemle kahve içerken, anlık mutluluklarımda hep aklıma bu sahne geliyor.
Pişmanlıklardan uzak dakikalar, koşulsuz mutluluklar yaşıyorum..
Net bürütün yansıması değil mi? Bürütten arta kalanlar. Tıpkı Vücuda giren besin gibi. Vitamini alıp, posayı atıyorsun. Fakat, yaşamda bazen tersi oluyor. Bakıyorsun ki hep posa, pişmanlıklar başlıyor..
Pişmanlık?
Hem çok uzak, hem çok yakın.
Bir rüzgar esiyor. Ürperiyorsun. Sonra durup etrafına bakıyorsun. Çok kalabalık. Herkes bir şey peşinde. Sense sebepsiz yere mutlu oluyorsun. Neden? Çünkü az önce rüzgar esti. Ciğerlerin oksijen doldu. Ürpertiyi sevdin. Tüm vücudun yanıt verdi rüzgara. Saçların savruldu. Dudakların gerildi. Göğüslerin bile irkildi..
İşte böyle zamanlarda bir şimşek çakıyor beynimde. Bir film karesi.
Annemlerle bir pazar öğleden sonrası, AOÇ (Atatürk Orman Çiftliği)'ne gidiyoruz. Babam arabayı kullanıyor. O zaman hala aileyiz. Annem önde. O zaman bir kardeşim yok. Dondurma alalım mı diyor annem? Benim diyemediğimi diyor, dillendiriyor. Eveeeeet diyorum arkadan. Heyecandan olacak kendimi dikiz aynasının karşısında tam ortaya atıyorum. Annem, Babama diyor ki, 'Çocuk olmak ne güzel Ali. Dondurma için ne kadar mutlu oldu..'
Rüzgar estiği, yağmur yağdığı anlarda veya sevdiğim adama bakarken, veya Annemle kahve içerken, anlık mutluluklarımda hep aklıma bu sahne geliyor.
Pişmanlıklardan uzak dakikalar, koşulsuz mutluluklar yaşıyorum..
12 Kasım 2010 Cuma
İsimsiz
Metroya biniyorum. Takım elbiseli iki kişi daha biniyor. Birisi kadın. Kadın gergin. Adamsa daha rahat. Belli ki bir toplantıya gidiyorlar. Günün onlar için en verimli zamanları. Benim için? Derken, onlara çok baktım deyip, yeni örneklemler arayışına giriyorum. Metro sıkıcı ya! Ne yaparsın..
Başımı sağa çevirdiğimde, bacağıma baskı yapan bir çizim çantası olduğunu görüyorum. Yanımdaki kadına ait. Derken, yanımdaki kadını seçiyorum. Ayağından başına kadar süzüyorum. Ayakkabılar düz. Bir kadına göre o kadar düz ki! Femine'likten eser yok. Pantalon Kanvas, mora kaçıyor. İncecik kadın, o kadar ince ki çelimsiz denebilir. Bir yiyicek olsa bu kadın; kekrem dersin. Ellerine takılıyorum. Boyalı elleri. Fakat, tırnakları değil. O çizim-boyama her ne ise, çantayı görmesen işci zannedersin. Renkleri inceliyorum. Hep uçuk renkler. Mavi yoğunlukta, pembe, lila. Baskın değil. Tıpkı, kadın gibi silik..
Tırnakları yenmiş. Ojesiz..
Benim? O an benim de ojesiz. Silik.. Renksiz.. Neden? Aklıma bir çocuğun söylediği laf geliyor bir an. Neden boyamadın tırnaklarını? Senin yüzüden demek istiyorum. Sen aldın renklerini! ama diyemiyorum o vakit.
Sonra kadına tekrar bakıyorum. Bir an kendime çok yakın hissediyorum kadını. Sarılasım geliyor. Komik!
Başımı sağa çevirdiğimde, bacağıma baskı yapan bir çizim çantası olduğunu görüyorum. Yanımdaki kadına ait. Derken, yanımdaki kadını seçiyorum. Ayağından başına kadar süzüyorum. Ayakkabılar düz. Bir kadına göre o kadar düz ki! Femine'likten eser yok. Pantalon Kanvas, mora kaçıyor. İncecik kadın, o kadar ince ki çelimsiz denebilir. Bir yiyicek olsa bu kadın; kekrem dersin. Ellerine takılıyorum. Boyalı elleri. Fakat, tırnakları değil. O çizim-boyama her ne ise, çantayı görmesen işci zannedersin. Renkleri inceliyorum. Hep uçuk renkler. Mavi yoğunlukta, pembe, lila. Baskın değil. Tıpkı, kadın gibi silik..
Tırnakları yenmiş. Ojesiz..
Benim? O an benim de ojesiz. Silik.. Renksiz.. Neden? Aklıma bir çocuğun söylediği laf geliyor bir an. Neden boyamadın tırnaklarını? Senin yüzüden demek istiyorum. Sen aldın renklerini! ama diyemiyorum o vakit.
Sonra kadına tekrar bakıyorum. Bir an kendime çok yakın hissediyorum kadını. Sarılasım geliyor. Komik!
8 Kasım 2010 Pazartesi
Cevdet Kudret Edebiyat ödülleri
Cumartesi günü Tüyap'ta, Kitap fuarındaydım. Bu sefer, farklı duygular ile gezdim fuarı. Farklı görüler edindim. İmza günlerini tuhaf bulan ben, bu sefer hak verdim yazarlara, karikatüristlere, şairlere... O, binlerce kişilik sırada bekleyen okurlara bile.. Bir insana, o insanın düşüncelerine, beynine, hayal gücüne hayran olmak ne güzel şey. Benim de hayran olduğum Yazarlar, şirler, öykücüler hep olmuştur. Fakat, ne yalan söyleyeyim. İmza kuyruğunda bekleyecek kadar değil.
O günün farklı bir anlamı da vardı benim için. Bana kısa cümleler kumayı öğreten, hüzünlü, mutlu, endişeli anlarımda bana hep destek veren, hıçkıra hıçkıra ağladığımda kafamı omzuna yasladığım, evlerindeyken beni evimde gibi hissettiren, eşi Perran Öztopçu bana ikinci annelik ederken; o ise ikinci babam dediğim, reklam yazarı, öykücü Kadri Öztopçu, Cevdet Kudret ödülleri'nde Öykü dalında ödül aldı o gün.
Kadri Hoca'nın eserinden Gelen Kim? isimli öykü seslendirilirken ise, bir ağlama aldı beni. Bunun nedeni, çok sevdiğim bir insanın başarısını paylaşmak mıydı? Biraz o. Fakat, daha çok öyküydü beni ağlatan. Tijen hanımın sesi ile dinlediğimiz öykü..
O günün anısına, ödül alan eserden bir kesit yazmak istedim..
Kuş Oltası - Gelen Kim?
............
'Suspus. O da, ben de. Öylece ediyoruz akşamı,karşılklı, bakışarak. Diyorum ki, ahir zaman suskunluğu. Ömrümüzün..'
Kadri Öztopçu-Kuş Oltası
O günün farklı bir anlamı da vardı benim için. Bana kısa cümleler kumayı öğreten, hüzünlü, mutlu, endişeli anlarımda bana hep destek veren, hıçkıra hıçkıra ağladığımda kafamı omzuna yasladığım, evlerindeyken beni evimde gibi hissettiren, eşi Perran Öztopçu bana ikinci annelik ederken; o ise ikinci babam dediğim, reklam yazarı, öykücü Kadri Öztopçu, Cevdet Kudret ödülleri'nde Öykü dalında ödül aldı o gün.
Kadri Hoca'nın eserinden Gelen Kim? isimli öykü seslendirilirken ise, bir ağlama aldı beni. Bunun nedeni, çok sevdiğim bir insanın başarısını paylaşmak mıydı? Biraz o. Fakat, daha çok öyküydü beni ağlatan. Tijen hanımın sesi ile dinlediğimiz öykü..
O günün anısına, ödül alan eserden bir kesit yazmak istedim..
Kuş Oltası - Gelen Kim?
............
'Suspus. O da, ben de. Öylece ediyoruz akşamı,karşılklı, bakışarak. Diyorum ki, ahir zaman suskunluğu. Ömrümüzün..'
Kadri Öztopçu-Kuş Oltası
4 Kasım 2010 Perşembe
Beko
Şu sıralar Beko'nun Tvc'sine takmış durumdayım. Hangi ajansın işidir. Nedir ne değildir bilmiyorum. Resmen insanı 'seduce' ediyor. Flört etmek istiyorsun marka ile. Jingle desen müthiş. Ürünün rasyonel faydası verilirken mizah var. 'Isıtıyor, pişiriyor, güldürüyor ooo ooo Beko'
Leziz bir iş. Tebrikler..
Leziz bir iş. Tebrikler..
Biraz dur. Biraz düşün. Hayır hayır. Biraz dur ama düşünme. Bir kez olsun düşünmeden dur.
Can Yücel'in bir yazısı vardı. Hepimiz hatırlarız. 'Bağlanmayacaksın hiçbir şeye körü körüne,o olmazsa yaşayamam demeyeceksin. Yaşarsın çünkü. Hiçbirşeyi sahiplenmeyeceksin, ile de bir şeyleri sahipleneceksen, çatıların gökyüzü ile birleştiği yerleri sahipleneceksin.'
Bir an durdum dün. Boş boş bakındım bir süre. Yitirdiklerim, sahip olduklarım, olamadıklarım, hırslar, inatlar, yaşadıklarım, yaşayamadıklarım, yaşadıklarımdan artan kalan ekmek kırıntılarını toplama çabam, bazen kurduğum gereksiz uzun cümleler, fırsatlar, fırsat gibi görünen safsatalar.
Nefes aldığımız kadar varız. Gerisi Humanshit.
Bir an durdum dün. Boş boş bakındım bir süre. Yitirdiklerim, sahip olduklarım, olamadıklarım, hırslar, inatlar, yaşadıklarım, yaşayamadıklarım, yaşadıklarımdan artan kalan ekmek kırıntılarını toplama çabam, bazen kurduğum gereksiz uzun cümleler, fırsatlar, fırsat gibi görünen safsatalar.
Nefes aldığımız kadar varız. Gerisi Humanshit.
30 Eylül 2010 Perşembe
Ne İçin?
Bu sefer ne için?
Daha çok kazanmak için?
Motivasyon için?
Güdülenmek için?
Bir tık daha ileri gitmek için?
Sömürülmek için?
Omzuna daha çok pır pır eklemek için? *Levent Erden
Şişinmek için,
Bazen Şişmek için,
Boyun Eğmemek için, ama boyun eğerek?
Çelişkiler için,
Sorgulamak için,
Sorguladıkça soğumak için..
Daha çok kazanmak için?
Motivasyon için?
Güdülenmek için?
Bir tık daha ileri gitmek için?
Sömürülmek için?
Omzuna daha çok pır pır eklemek için? *Levent Erden
Şişinmek için,
Bazen Şişmek için,
Boyun Eğmemek için, ama boyun eğerek?
Çelişkiler için,
Sorgulamak için,
Sorguladıkça soğumak için..
2 Eylül 2010 Perşembe
Sezen Aksu-Onno Tunç
Bir çocuk gördüm uzaklarda
Gözleri kederli hatta korkulu
Her şeye rağmen biraz gülümsedi çocuk
Sıcak sade ama biraz kuşkulu
Bir çocuk sevdim uzaklarda
Sanıyordum ki onun özlemi de buydu
O ise bir bakışta beni örtülerimden
Yalnızca ve yalnızca duygularıyla soydu
Ben böyle yürek görmedim böyle sevgi
Şimdi çocuk büyümekte günbegün
Bütün hüzünleri okşadı birer birer
Gizli bir ümide sarılarak biraz küskün
Bir çocuk gördüm uzaklarda
Biraz çocuk biraz adam biraz hiçti
Ellerinde yaşlı zaman demetleri
Daha önce denenmemiş yeni bir yol seçti
Bir çocuk sevdim uzaklarda
Bir elinde yarın öbür elinde dün
Erken ihtiyarlamaktan sanki biraz üzgün
Dünyanın haline bakıp güldü geçti
Gözleri kederli hatta korkulu
Her şeye rağmen biraz gülümsedi çocuk
Sıcak sade ama biraz kuşkulu
Bir çocuk sevdim uzaklarda
Sanıyordum ki onun özlemi de buydu
O ise bir bakışta beni örtülerimden
Yalnızca ve yalnızca duygularıyla soydu
Ben böyle yürek görmedim böyle sevgi
Şimdi çocuk büyümekte günbegün
Bütün hüzünleri okşadı birer birer
Gizli bir ümide sarılarak biraz küskün
Bir çocuk gördüm uzaklarda
Biraz çocuk biraz adam biraz hiçti
Ellerinde yaşlı zaman demetleri
Daha önce denenmemiş yeni bir yol seçti
Bir çocuk sevdim uzaklarda
Bir elinde yarın öbür elinde dün
Erken ihtiyarlamaktan sanki biraz üzgün
Dünyanın haline bakıp güldü geçti
27 Ağustos 2010 Cuma
Baba Olmak
Uzuun zamandır zaman ayırıp bir şey post etmediğimi fark ettim. Aslında yazmak istediğim ne çok şey var. Cümleleri nasıl dizeceğimi bilmiyorum. Öncelikle şunu belirtmek isterim ki, bu blog bir yemek blogu değil, bu blok bir kitap bloğu değil, deneme bloğu hiç değil, bu blok beynimde çakan her şeyi, aklıma gelen herşeyi post ettiğim, beynimin buz dağının üstünde kalan tarafı.. Derindekileri post edersem, hepiniz benden nefret edebilirsiniz, o nedenle dağın üst tarafını paylaşabiliyorum.
Bugün çok farklı bir hayat hikayesi dinledim. Şizofren bir anne'nin ve dayakçı bir babanın, babasının attığı dayaklar yüzünden Annesi şizofren olmuş ve velayeti bu nedenle babada kalmış, 10 yaşında iken bu adaletsizliğe içlenip bir gün avukat olacağım diyen, avukat bir arkadaşımın hikayesi...
Üç nokta koyuyorum çünkü bazen üç nokta aslında binlerce kelimeden daha değerli oluyor. Bu hikayeyi neden paylaştığımı bilmiyorum, tek bildiğim beni derinden etkilediği. Terkedilmişlik duygusunun beni çok zavallı hissettirdiği. Çaresizliğin bir çaresinin olabileceği düşüncesi.
İnsanlar bazen birer hayvandan daha vahşi olabiliyor. Tabatımız ve yaşadığımız çevredeki düzen ise, hayvanlar aleminden daha adil değil.
Bir Anne, eşinin yıllarca attığı dayaktan şizofren oluyor. Mahkeme kadın şizofren olduğu için çocuğu Baba'ya veriyor. Baba çocuğu da dövüyor. Üstelik bu baba bir astsubay.. Mahkeme, çocuğu baba'ya verirken kadın'ın neden şizofren olduğunu umursamıyor bile... Şizofren nesiller yetişiyor..
Bu yazı tüm Baba'lara gitsin. Sperm ile baba olmak için zeka'ya ihtiyaç yok. Sağlıklı nesiller yaratmak içinse zeki, sağlıklı Baba'lara.
Bencillikler ile yaşayan herkese gitsin bu yazı...
Bugün çok farklı bir hayat hikayesi dinledim. Şizofren bir anne'nin ve dayakçı bir babanın, babasının attığı dayaklar yüzünden Annesi şizofren olmuş ve velayeti bu nedenle babada kalmış, 10 yaşında iken bu adaletsizliğe içlenip bir gün avukat olacağım diyen, avukat bir arkadaşımın hikayesi...
Üç nokta koyuyorum çünkü bazen üç nokta aslında binlerce kelimeden daha değerli oluyor. Bu hikayeyi neden paylaştığımı bilmiyorum, tek bildiğim beni derinden etkilediği. Terkedilmişlik duygusunun beni çok zavallı hissettirdiği. Çaresizliğin bir çaresinin olabileceği düşüncesi.
İnsanlar bazen birer hayvandan daha vahşi olabiliyor. Tabatımız ve yaşadığımız çevredeki düzen ise, hayvanlar aleminden daha adil değil.
Bir Anne, eşinin yıllarca attığı dayaktan şizofren oluyor. Mahkeme kadın şizofren olduğu için çocuğu Baba'ya veriyor. Baba çocuğu da dövüyor. Üstelik bu baba bir astsubay.. Mahkeme, çocuğu baba'ya verirken kadın'ın neden şizofren olduğunu umursamıyor bile... Şizofren nesiller yetişiyor..
Bu yazı tüm Baba'lara gitsin. Sperm ile baba olmak için zeka'ya ihtiyaç yok. Sağlıklı nesiller yaratmak içinse zeki, sağlıklı Baba'lara.
Bencillikler ile yaşayan herkese gitsin bu yazı...
14 Temmuz 2010 Çarşamba
Ne Kadar?
Daha önce hiç bu kadar olmamıştı. Ne kadar? Bıktıracak kadar, yıldıracak kadar, artık gitmek istiyorum dedirtecek kadar, lanet ettirecek kadar, boğulmak isteyecek kadar, duymak istemeyecek kadar, eleştirecek kadar, yerecek kadar, kınayacak kadar, soğukluğu dibine kadar hissedecek kadar.
12 Temmuz 2010 Pazartesi
Bir sayfa kopuyor zamandan..
Kahverengi eskitilmiş kağıttan olan o defteri; içerisinde umutlar, hayaller, dijital dünya henüz kendini göstermemişken, kalemle yazılan eski usul tweetler, aşklar, hayal kırıklıkları, dostluk, samimiyet, kaygı, lise yılları anılarıyla doldurmuştuk. Hiçbirşeyi umursamazca, avazımız çıkıncaya kadar şarkılar söylerdik. Pizzamızı köpeklerle paylaşarak yediğimiz o günü hiç unutmayacağım. Artık bir takım kaygılardan uzak, mutluluklara yelken açtın. o gün gerçek bir prensestin. Hep mutlu ol arkadaşım..
29 Haziran 2010 Salı
Spartacus
22 Haziran 2010 Salı
Cindirella Man
20 Haziran 2010 Pazar
One Flew Over the Cuckoo's Nest
15 Haziran 2010 Salı
Bodrum Bodrum
Günün ilk saatlerinde kahvemi yudumlarken dinlediğim ve son zamanlarda dinlemeyi çok özlemişim dediğim şarkı..
Nasıl anlatsam, nerden başlasam
Kaç kişiydik o zaman bak, kaç kişi kaldık şimdi..
Duygu, biraz duygu
Bütün isteğim buydu
Biraz deniz, biraz uyku
Bütün isteğim buydu
Bodrum Bodrum..
Nasıl anlatsam, nerden başlasam
Kaç kişiydik o zaman bak, kaç kişi kaldık şimdi..
Duygu, biraz duygu
Bütün isteğim buydu
Biraz deniz, biraz uyku
Bütün isteğim buydu
Bodrum Bodrum..
10 Haziran 2010 Perşembe
Saklıköy'ün Kuşcusu
Çok değerli hocam Kadri Öztopçu'nun son öykü kitabını biraz geç de olsa edindim ve hızla okumaya koyuldum.. Kadri Hoca'nın değeli eşi Perran hanım, onunla yemeğe çıktığımız gün, Nişantaşında bulamadığım sokak için, kaybolmuş olabilir diyerek, Kadri Hoca'nın kitabının teasor'ını yapmıştı. Umarım Saklıköy bakir kalmayı başarır. Göreceğiz..
30 Mayıs 2010 Pazar
Enriqe de Heriz's Lies..
Kitaptan ezberimde kalan cümle bir anda beynimde tekrarlanmaya başlıyor. Ve kelam ediyorum..
'If we don't see each other for a while we might be able to think in peace and we'll be better able to find out what we really want..
'If we don't see each other for a while we might be able to think in peace and we'll be better able to find out what we really want..
18 Mayıs 2010 Salı
ADmanifest
Sonununda Reklamcılık Manifestomu da yayımlıyorum. Emeği geçen, içgörü edinmemi sağlayan tüm reklamcılara teşekkür ederim.
Reklamcılık yarı melek, yarı şeytan bir oyun değildir. Tamamen şeytani bir kurmacadır.
Bazı reklam ajansları elbet bir gün, sadece ödül için değil fayda için de iş yapmaya başlayacaktır.
Her yaratıcı kişi, mor saçlı olmak zorunda değildir.
Süresi uzayan stajlar; insan sömürmek için uydurulmuş bir dalaveredir.
Tabelacılar, reklamcı değildir.
Hele promosyoncular hiç değildir.
Alaylılar, genç reklamcılardan korkmamalıdırlar.
Sorumluluk almak, iş takibi her meslek için aynı ciddiyetle yapılmalıdır.
Reklamcılık, adı kadar zevkli bir iş değildir. Zevkli olsa bile kolay, hiç değildir.
Reklamcılar, sanıldığı gibi sahtekar insanlar değillerdir. Onlar için ‘rahat’ daha doğru bir kavramdır.
Toplantılara parmak arası terliklerle giren reklamcılar bu lakayitliğe bir son vermelidir. Yapılan iş ne olursa olsun, iştir.
Gözde Ünver
Reklamcılık yarı melek, yarı şeytan bir oyun değildir. Tamamen şeytani bir kurmacadır.
Bazı reklam ajansları elbet bir gün, sadece ödül için değil fayda için de iş yapmaya başlayacaktır.
Her yaratıcı kişi, mor saçlı olmak zorunda değildir.
Süresi uzayan stajlar; insan sömürmek için uydurulmuş bir dalaveredir.
Tabelacılar, reklamcı değildir.
Hele promosyoncular hiç değildir.
Alaylılar, genç reklamcılardan korkmamalıdırlar.
Sorumluluk almak, iş takibi her meslek için aynı ciddiyetle yapılmalıdır.
Reklamcılık, adı kadar zevkli bir iş değildir. Zevkli olsa bile kolay, hiç değildir.
Reklamcılar, sanıldığı gibi sahtekar insanlar değillerdir. Onlar için ‘rahat’ daha doğru bir kavramdır.
Toplantılara parmak arası terliklerle giren reklamcılar bu lakayitliğe bir son vermelidir. Yapılan iş ne olursa olsun, iştir.
Gözde Ünver
2 Mayıs 2010 Pazar
Plain White T's..
Hey there Delilah
What's it like in New York City?
I'm a thousand miles away
But girl, tonight you look so pretty
Yes you do
Times Square can't shine as bright as you
I swear it's true..
Biraz da eğlenelim değil mi ;)
What's it like in New York City?
I'm a thousand miles away
But girl, tonight you look so pretty
Yes you do
Times Square can't shine as bright as you
I swear it's true..
Biraz da eğlenelim değil mi ;)
17 Nisan 2010 Cumartesi
Efes Hatırası
Efes Pilsen Markasının Vaka Analizleri ile Üniversite hayatını geçiren bir Reklamcı olarak; Bira'nın bu Kapağın altında olmasıydı bize ilk marka özünü hissettiren. Bu efsane slogan ortaya çıktığında, bizler Efes'in hedef kitlesi dahi değildik. Hatta öyle ki, 18- butonu hayatımızın en büyük kabusuydu. İlk başlarda, Anne Babalarımızın büyülü içeceğinden onlar arkasını döndüğünde bir iki yudum hüpleterek başladık bu serüvene. Şanslılarımız yakalanmadı... Daha sonraları, ilk göz ağrımız Kola'nın papucunun dama atılış serüveni başladı. İlk biramızı buz gibi bardağa boşaltışımızda çoğumuz; %80 köpük, %20 içecek oranı ile arkadaş grubunun içerisinde başarısız oldu. Bize yardımcı olan centilmenler ise; %20 köpük, %80 içecek oranı ile çok karizmatiklerdi. Daha da sonraları, Kampüs-Yurt-Öğrenci evi gibi mekanlarda çok fonksiyonlu kullandığımız bir içeceğe dönüşeceğini tahmin bile edemezdik. Şişe çevirmece oyunlarımızın baş kahramanı, yine kahve fincanı ile shut yapılan Efes'ti. 'Kadın naif bir organizmadır', 'Bira erkek içeceğidir' gibi tabuları da yıktık. Yüzlerce kez tuvalete çıkmalara dahi aldırmadık. Arkadaş ortamlarımızda, suratı muşmula gibi olmasına karşın üzümünü dahi bilmediği şarapları içen çıtkırıldımları eleştirdik.
En çok da Fıçıcıları sevdik....
Mayfest'lerde gözümüz hep onu aradı.
O bizim efsanemizdi...
Şekerli, gazlı, boyalı içecekleri kıskandıran efsane...
En çok da Fıçıcıları sevdik....
Mayfest'lerde gözümüz hep onu aradı.
O bizim efsanemizdi...
Şekerli, gazlı, boyalı içecekleri kıskandıran efsane...
9 Nisan 2010 Cuma
Spontane 2
Bu şehir kurak, iklimlerden daha kurak, bu şehir uzak kilometrelerden de uzak, bu şehir ulak her mihnete ulak
7 Nisan 2010 Çarşamba
Yankı-Bedri Rahmi
'Karadutum, Çatalkaram, Çingenem,
Nar Tanem, Nur Tanem, Bir tanem.
Ağaç isem dalımsın salkım saçak,
Petek isem balımsın ağulum.
Günahımsın, Vebalimsin.
Dili Mercan, dizi mercan, dişi mercan,
Yoluna bir can koyduğum, gökte ararken yerde bulduğum,
Karadutum, Çatalkaram, Çingenem.
Daha nem olacaktın bir tanem?
Gülen ayvam, ağlayan narımsın.
Kadınım, kısrağım, karımsın.
Sigara paketlerine resmini çizdiğim,
Körpe fidanlara adını yazdığım,
Karam, karam, kaşı karam, gözü karam, bahtı karam,
sıla kokar, arzu tüter, ılgıt ılgıt, buram buram....'
Bedri Rahmi Eyüboğlu 1913-1975
Nar Tanem, Nur Tanem, Bir tanem.
Ağaç isem dalımsın salkım saçak,
Petek isem balımsın ağulum.
Günahımsın, Vebalimsin.
Dili Mercan, dizi mercan, dişi mercan,
Yoluna bir can koyduğum, gökte ararken yerde bulduğum,
Karadutum, Çatalkaram, Çingenem.
Daha nem olacaktın bir tanem?
Gülen ayvam, ağlayan narımsın.
Kadınım, kısrağım, karımsın.
Sigara paketlerine resmini çizdiğim,
Körpe fidanlara adını yazdığım,
Karam, karam, kaşı karam, gözü karam, bahtı karam,
sıla kokar, arzu tüter, ılgıt ılgıt, buram buram....'
Bedri Rahmi Eyüboğlu 1913-1975
26 Mart 2010 Cuma
25 Mart 2010 Perşembe
Yorumsuz
Boş gözlerle etrafa bakarlar, tek arzuları tüketmektir. Tükettikçe mutlu olur, mutlu oldukça tüketirler, bu çark hep böyle döner. Sadece kendi dünyaları vardır. Başka bir bakış açısı mümkün değildir. İfşa edilmekten korkarlar, korktukları şey aslında aynada gördükleri yansımadan ibarettir. Fakat bu basitlik onları ürkütür. Komplike görünmek isterler, anahtar kelimeleri Gizemdir. Gizemli olduklarında çözülemeyeceklerini düşünürler, bilmezler ki onlardan binlerce vardır. 'Farkı yaratan insanın kendisidir''e hep karşı çıkarlar. Düzenin bir parçası olmak onları mutlu eder. Mutluluk bu kadar basittir. İrdelemek de istemezler. Çünkü İrdelemek de kapasite ister. İrleyemezler..
Özelleştirmeye karşı görünür ama içten içe hep desteklerler. İlkeleri yoktur. Red ettikleri herşeyi günün birinde savunur ve bunu Popülizm ile asla ilişkilendirmezler. İlişklendirdikleri olgu; 'Değişmeyen tek şeyin değişimin ta kendisi olduğudur' Karşı çıkanları hep tekdüzdelikle suçlarlar. Oysa ki; İş yapış şekillerimiz veya Dünya görüşümüz değişse bile; İlkeler ve Ahlak değişmemelidir.
Bu kömün, karşısındakine göre renk değiştirme özlelliğine de sahiptir. Bilmedikleri şeylere kafa sallar, karşısındakine onay verirler. Fakat çok geçmeden sonrasında gelen iki cümle ile kendilerini de ele verirler...
Özelleştirmeye karşı görünür ama içten içe hep desteklerler. İlkeleri yoktur. Red ettikleri herşeyi günün birinde savunur ve bunu Popülizm ile asla ilişkilendirmezler. İlişklendirdikleri olgu; 'Değişmeyen tek şeyin değişimin ta kendisi olduğudur' Karşı çıkanları hep tekdüzdelikle suçlarlar. Oysa ki; İş yapış şekillerimiz veya Dünya görüşümüz değişse bile; İlkeler ve Ahlak değişmemelidir.
Bu kömün, karşısındakine göre renk değiştirme özlelliğine de sahiptir. Bilmedikleri şeylere kafa sallar, karşısındakine onay verirler. Fakat çok geçmeden sonrasında gelen iki cümle ile kendilerini de ele verirler...
23 Mart 2010 Salı
20 Mart 2010 Cumartesi
Spontane
Bazen uçlarda yaşarsın; vardır veya yoktur, azdır veya çoktur, ironiktir veya kast edilenin ta kendisidir, nihaidir ve belki de ebedidir...
18 Mart 2010 Perşembe
Deneme
Bazen milyonların içerisinde kaybolursun. Hiçbir etnik gruba, Vatanına, Milletine, Arkadaşlarına hatta ailene bile aidiyet hissetmezsin. Beynin uyuşuktur ama her zamankinden daha çok çalışır sanki. Sadece düşünürsün, sorgularsın, zaman zaman eleştirecek gibi olur belki de yargılarsın.. Statüko'ya ters düşersin...
İşte o zaman sen olursun! Bir Ademoğlu olarak...
Egon, Süper egon, hiper egon, devreye girmez. Yapılması gerekenler listen de yoktur. Okuduğun kitaplardan etkileniğin ağdalı sözler de... İçinden gelenleri yazarsın zihninden çıktığı gibi..
İşte o zaman sen olursun! Bir Ademoğlu olarak...
Egon, Süper egon, hiper egon, devreye girmez. Yapılması gerekenler listen de yoktur. Okuduğun kitaplardan etkileniğin ağdalı sözler de... İçinden gelenleri yazarsın zihninden çıktığı gibi..
13 Mart 2010 Cumartesi
11 Mart 2010 Perşembe
Radyo D
Sabah araçta seyir halinde iken, her zamanki gibi Hakan Gündüz& Uğur Dündar dinliyorum.. Hakan, ŞekerBank Radyo Spotu için Uğur Dündardan izin istiyor, Spot başlıyor....... 20'' sessizlik.. (Bu arada Kampanya'yı çok beğeniyorum) Sonra Sn Dündar'ın yorumu 'Sanırım bu spot Mesut Yılmaz döneminden kalmış, Mesut Bey'in de cümle araları çok sessizdi. Keşke Reklam alsaydı' Uğur Dündar ve Hakan Gündüz iyiki biraradasınız..
8 Mart 2010 Pazartesi
Monami Magnum
Monami Magnum Reklamları Üniversite Yıllarımızda okutulan Advertising History dersimizdeki 75-80'li yıllardaki reklamları andırmıyor mu?
Sanırım müşteri; USP'miz aynı kutuda 1354685.. bilmem kaç ucumuzun olması demiş, ajans ise; hmm o zaman embesil iki celebrity kullanalım demiş!....
Sanırım müşteri; USP'miz aynı kutuda 1354685.. bilmem kaç ucumuzun olması demiş, ajans ise; hmm o zaman embesil iki celebrity kullanalım demiş!....
4 Mart 2010 Perşembe
Quote
'Making Money is the art, working is the art, making good business is the best art' Andy Warhol... Andy Warhol'u sevmezdim. Taa ki bu cümlesini öğrenene kadar...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

