Buda ile Peşte gibiydik. Yakın ama Uzak. Ben Peşte idim. Şehri kucaklayan Peşte. Aslanlı köprü üzülürdü halime. Sen ise tüm iştihamınla karşımda, kibirli halinle..
Bir gün tepelerimden baktım sana. Bir rüzgar gönderdim ki saçlarını savurayım. Sonra döndüm sırtımı.
Neden aldın Tuna'yı koynuna, aramıza?
Bir törendir hayat, içerisinde bin bir oyun sergilenir. Bizler ise, Mani Teatral oyunun hüzünlü oyuncuları..
30 Aralık 2010 Perşembe
21 Aralık 2010 Salı
An
Mavi ve Yeşil'in öpüştüğü Adrasan'dan biniyoruz. Tekneye ayağımı basar bamaz gelen vıck sesine aldırmadan, yanaklarım kulaklarıma doğru yavaşça süzülüyor. Teknenin önüne doğru yürüyorum. Telefonum çekmiyor. Evet şimdi oldu! Bu sefer, yanaklarım iyice kulaklarımda. Sonra, çantama fırlattığım şu meşhur Frank İncirini çıkartıp yemeğe çalışıyorum. Çekirdekli ama insanda yine de yeme isteği uyandırıyor.
Kaptan keyifli.Yola koyuluyoruz.
Hiç konuşasım yok. Soruları bile geçiştiriyorum adeta. Hele şu fotoğraf çekme işgencesi yok mu?
Sevmiyorum kardeşim. Fotoğraf çekmeyi de çektirmeyi de sevmiyorum. İnsanların sevmesini de anlamıyorum. Çekenin, çekmeyenlere 2000'li yıllarda mail atmak, eskide ise nezaketen çoğaltıp dağıtması gibi bir sorumluluğu olan boktan iş. Hem neden? Neden anın güzelliğini yaşamak yerine maymun gibi tribe giriyoruz?
Kaptan'ın enfes kokulu İstavritleri kurtarıyor beni. Bir hışımla oturuyorum.
Yüzemeyecek kadar çok yediğimi fark ettiğimde, teknenin burnuna oturup, bir sigara tüttürüyorum. Beynim bomboş. O an hiçbir şey düşünmeyerek, aslında ne çok şey yaptığımı fark ediyorum.
Sonra, Tanju Okan fısıldıyor sanki.
'Deniz ve mehtap sordular seni neredesin?
nasıl derim terk etti,
bırakıp beni gitti,
anladılar ki aşkımız bitti…
alay ettiler benle hep,
sen oldun bunlara bak sebep,
mehtap dedi: "gördüm ah onu,
belinde erkek kolu"
Kaptan keyifli.Yola koyuluyoruz.
Hiç konuşasım yok. Soruları bile geçiştiriyorum adeta. Hele şu fotoğraf çekme işgencesi yok mu?
Sevmiyorum kardeşim. Fotoğraf çekmeyi de çektirmeyi de sevmiyorum. İnsanların sevmesini de anlamıyorum. Çekenin, çekmeyenlere 2000'li yıllarda mail atmak, eskide ise nezaketen çoğaltıp dağıtması gibi bir sorumluluğu olan boktan iş. Hem neden? Neden anın güzelliğini yaşamak yerine maymun gibi tribe giriyoruz?
Kaptan'ın enfes kokulu İstavritleri kurtarıyor beni. Bir hışımla oturuyorum.
Yüzemeyecek kadar çok yediğimi fark ettiğimde, teknenin burnuna oturup, bir sigara tüttürüyorum. Beynim bomboş. O an hiçbir şey düşünmeyerek, aslında ne çok şey yaptığımı fark ediyorum.
Sonra, Tanju Okan fısıldıyor sanki.
'Deniz ve mehtap sordular seni neredesin?
nasıl derim terk etti,
bırakıp beni gitti,
anladılar ki aşkımız bitti…
alay ettiler benle hep,
sen oldun bunlara bak sebep,
mehtap dedi: "gördüm ah onu,
belinde erkek kolu"
9 Aralık 2010 Perşembe
Umutsuz akıllılar ve kaygısız deliler
Gülmek ne güzel bir refleks. Çünkü herkes gülmüyor bu şehirde. Gülümsüyor. Bense kahkaha atmaktan bahsediyorum. Çatlayana kadar gülmekten. Gözlerinden yaş gelene kadar hatta. Hatta, küçük dilin görünene kadar.
Ortaköy'de bir öğlen, çaylarımızı yudumlarken, simide uzanan elimi yakalayıp, gözlerimin içine dikkatli dikkatli bakarak, eski bir dostum şöyle demişti
'Gözdeciğim soluna bak', solumda kendi kendi kendine göbek atan ve attıkça da kahkaha atan adama bakıp, gülümsemiştim. Tekrarladı arkadaşım 'dikkatli bak'.
Nasıl yani? 'Bu şehir ya adama durduk yerde göbek attırır. Ya da göbek atılacak yerde ağlatır. Kısaca, biraz deli olacaksın. Bırak, dünya senin kahrını çeksin'
Nerede bir deli görsem, Ortaköy'deki o an gelir aklıma. Aradan geçen yedi sene boyunca; İstiklal'de, Bomonti'de, evimizin önünde, mahallemizde, bir çok yerde gördüğüm o delileri, hep kıskandım.
Kaygısız delileri!
Etrafını umursamadan kahkaha atabilen delileri!
Şimdi ben, bir çok kişinin sahip olmak isteyebileceği şeylere sahip olan, yazan, çizen, naçizane okuyan, eleştiren, yeren, takdir eden, sözüm ona sosyalist, optimist ben. İdealist ben. Sadece ben değil, biz?
Onlar deli de biz akıllı mıyız?
Evet akıllılarız. Umutsuz akıllılar.
Kaygısız deli olmak için can atan umutsuz akıllılar..
Ortaköy'de bir öğlen, çaylarımızı yudumlarken, simide uzanan elimi yakalayıp, gözlerimin içine dikkatli dikkatli bakarak, eski bir dostum şöyle demişti
'Gözdeciğim soluna bak', solumda kendi kendi kendine göbek atan ve attıkça da kahkaha atan adama bakıp, gülümsemiştim. Tekrarladı arkadaşım 'dikkatli bak'.
Nasıl yani? 'Bu şehir ya adama durduk yerde göbek attırır. Ya da göbek atılacak yerde ağlatır. Kısaca, biraz deli olacaksın. Bırak, dünya senin kahrını çeksin'
Nerede bir deli görsem, Ortaköy'deki o an gelir aklıma. Aradan geçen yedi sene boyunca; İstiklal'de, Bomonti'de, evimizin önünde, mahallemizde, bir çok yerde gördüğüm o delileri, hep kıskandım.
Kaygısız delileri!
Etrafını umursamadan kahkaha atabilen delileri!
Şimdi ben, bir çok kişinin sahip olmak isteyebileceği şeylere sahip olan, yazan, çizen, naçizane okuyan, eleştiren, yeren, takdir eden, sözüm ona sosyalist, optimist ben. İdealist ben. Sadece ben değil, biz?
Onlar deli de biz akıllı mıyız?
Evet akıllılarız. Umutsuz akıllılar.
Kaygısız deli olmak için can atan umutsuz akıllılar..
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)