Mavi ve Yeşil'in öpüştüğü Adrasan'dan biniyoruz. Tekneye ayağımı basar bamaz gelen vıck sesine aldırmadan, yanaklarım kulaklarıma doğru yavaşça süzülüyor. Teknenin önüne doğru yürüyorum. Telefonum çekmiyor. Evet şimdi oldu! Bu sefer, yanaklarım iyice kulaklarımda. Sonra, çantama fırlattığım şu meşhur Frank İncirini çıkartıp yemeğe çalışıyorum. Çekirdekli ama insanda yine de yeme isteği uyandırıyor.
Kaptan keyifli.Yola koyuluyoruz.
Hiç konuşasım yok. Soruları bile geçiştiriyorum adeta. Hele şu fotoğraf çekme işgencesi yok mu?
Sevmiyorum kardeşim. Fotoğraf çekmeyi de çektirmeyi de sevmiyorum. İnsanların sevmesini de anlamıyorum. Çekenin, çekmeyenlere 2000'li yıllarda mail atmak, eskide ise nezaketen çoğaltıp dağıtması gibi bir sorumluluğu olan boktan iş. Hem neden? Neden anın güzelliğini yaşamak yerine maymun gibi tribe giriyoruz?
Kaptan'ın enfes kokulu İstavritleri kurtarıyor beni. Bir hışımla oturuyorum.
Yüzemeyecek kadar çok yediğimi fark ettiğimde, teknenin burnuna oturup, bir sigara tüttürüyorum. Beynim bomboş. O an hiçbir şey düşünmeyerek, aslında ne çok şey yaptığımı fark ediyorum.
Sonra, Tanju Okan fısıldıyor sanki.
'Deniz ve mehtap sordular seni neredesin?
nasıl derim terk etti,
bırakıp beni gitti,
anladılar ki aşkımız bitti…
alay ettiler benle hep,
sen oldun bunlara bak sebep,
mehtap dedi: "gördüm ah onu,
belinde erkek kolu"
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder